Küçüklüğümden beri klarnetin sesi beni hep etkilemiştir. Sanki o ince borunun deliklerinden aynı çizgi filmlerdeki gibi minik minik notalar uçuşarak çıkar ve beni mest ederdi. Hayal kurmak, diyar diyar dolaşmak bedava. Yeter ki üfleyen olsun. Birbirine girmiş evler, sırt sırta vermiş duvarlarla bir gecekondu mahallesinde yaşıyorduk ve gündüzleri kadınlar yol kenarında o şunu dedi bu şunu kodu yaparken biz de geceleri bahçelere dalıyorduk. Sanki bahçelerde muz var, avakado var, kivi var da!. Altı üstü çürük bir-iki elma çaldıklarımız, onları da bi kere ısırıp atıyoruz, maksat macera olsun. Çok kovaladılar çok koşturdular arkamızdan ama kim tutar bizi it gibiyiz o zamanlar..
Bizim sokağın hemen arkasında Bolu'lu bir aşçı var, oğlu arkadaşımız, kendisi ise aşçı olmasına rağmen Mengenlilere mahsus iki yeteneği de kapmış. 1) adamın zaten mesleği aşçılık 2) klarnet çalıyor, daha ne olsun. Ama onlar "gırnata" diyor. Pazar günleri büyük ihtimal kahvaltısını yapıp evin önündeki sedire oturup gırnatasını da aldı mı, ben duyarım pencereden ve oraya uçuşum iki dakikayı geçmez. Otururum yanı başına o çalar ben dinlerim. Hatırladığım kadarıyla herhangi bir şarkı falan çalmazdı, alabildiğine taksim geçerdi. Bilmezdim hangi makamlar hangi usuller, hangi taksimleri yaptığını. Bu kadar çok düğmeye sadece on parmağıyla nasıl hakim olabildiğini de anlamazdım ama doyulmaz bir tat verirdi bana her nefesi.
Bir gün oldu bana uzattı gırnatayı "dene" dedi. Ağırmış, küçük parmaklarım ulaşmadı, deliklerin birini kapatsam diğeri açıkta kaldı. Üfledim, üfledim, üfledim... Yok... Ses çıkmıyor.. Benden tekrar geri alana kadar üfledim ama nafile ses çıkartamadım. Daha da elime geçmedi meret ama yıllar sonra ney üflemeye çalıştığımda da beceremedim. Nefesim kuvvetli değilmiş onu anladım. Zaten olsaydı hoca olurdum.
Daha sonra gittiğim Bandırma'da sıkça dinledim düğünlerde derneklerde gırnatanın o eşsiz ve büyülü sesini ve sıkça "kulağıma üfle" diyebildim, adettenmiş... Hüsnü Şenlendirici, Serkan Çağrı ve Selim Sesler'i de dinliyorum ama bu akşam Serkan Çağrı'nın Şükrü Tunar albümünden dinlediğim, Sıla'nın söylediği şarkı iyice beni ters köşeye yatırdı.
İçimde bir sıkıntı var
Akşam çöktü ondan mı
Seni görmeseydim yoklar mıydı bilmem
Bu hasret ağrısı
Davetsiz bu hayatın mutlaktır oyunları
Kaybettik mi yoksa kazandık mı
Ben sustum cevabını
Seni görmeseydim yoklar mıydı bilmem
Bu hasret ağrısı
Seni görmeseydim yoklar mıydı bilmem
Bu hasret ağrısı
Zamanı vakti var derken
O gün geldi çattı
Açtım gül kokan gül kurusu bakan
O eski sandığı
Davetsiz bu hayatın mutlaktır oyunları
Kaybettik mi yoksa kazandık mı
Ben sustum cevabını
Evimde hem de baş köşede yer var sakladım
Sen gittikten sonra senden âlâ
Aşk var mı sormadım..
Şükrü Tunar albümü için araştırma yaparken kızına da soruyorlar elbette. Kızı bi tomar nota çıkartıyor Serkan Çağrı'ya. Ama sözler yok. Bunlardan birini Sıla alıyor ve işte yukarıda yazdığım gibi sözleri donatıyor, aşağıdaki gibi de okuyor. Beni de alıp alıp yerlere vuruyor...
Albümde bir de "söyleyemem derdimi" şarkısı var ama o şarkıda Gökhan Tepe "ağ yar" diyeceğine "ah yar" çektiğinden şimdilik bu yazıya zeval getirmesin diye o şarkıyı koymuyorum. Onun için de yazacaklarım var...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder